banner37
26 Eylül 2017 Salı

PROF. DR. ZİYA BURSALIOĞLU’NUN SON ÖĞRENCİSİ OLMAK: SON MOHİKAN

18 Kasım 2016, 12:59
PROF. DR. ZİYA BURSALIOĞLU’NUN SON ÖĞRENCİSİ OLMAK: SON MOHİKAN
Dr. Mustafa AYRAL









Hedeflerimden birisi de Dr. olmaktı. Yüksek lisans tez savunmasından çıktığımda boşlukta kalmış hissi vardı üzerimde. Çok sevdiğim akademi ortamı geride kalmıştı. Önümde de umut vaadeden bir şey yoktu, memlekette öğretmenin yüksek lisans yapmış hali. Para verip de her zaman rahatlıkla alamadığım çifte kavrulmuş fındıklardan aldım biraz, Cebeci’de bir banka oturdum. “Bunların çifte kavrulmuşları harika oluyor dostum, denemelisin...” Fındıkların lezzetiyle biraz avunsam da, “Şimdi ne olacak?” sorusuna aklı başında bir cevap bulamadım. “Benim mutlaka Dr. olmam lazım…” dedim. Olduk da nitekim.

Doktoranın nasıl bir şey olduğunu tam bilemediğimizden ilk dönem biraz fazla ders almışım. Yabancı dilim de kritik düzeyde. On yıl Almancadan sonra yalnızca doktora için İngilizceye geçiş yapmıştım. Pratik neredeyse sıfır; çeviri düzeyi, niteliği iyi ama çok zaman alıyor, kağnı hızında gibiyim. İlk derse başladığımızda, Ziya Bey’den ders alan tek öğrencinin kendim olduğunu gördüm. Arkadaşlar, ‘Ziya Bey’in derslerinin zor geçeceğini, çok yorulacağımı, neden tercih ettiğimi’ sorarlardı. Ziya Bey’i taa lisanstan, sonrasında yüksek lisanstan fazlasıyla tanıdığımdan, kaçırılmaması gereken bir hoca diye düşünürdüm: “Öyle yaa, Ziya Hoca gibi bir hoca insanın karşısına kaç kez çıkar?”

Dersimiz Karşılaştırmalı Yükseköğretim Sistemleri. Benden önceki dönemlerde yüksek öğretim sistemleri araştırılmayan ülke neredeyse kalmamış. Kıyıda köşede kalan ülkelerden beşini seçtik. Kaynak bulmak büyük sorun. Hem sayı olarak çok az, hem de hepsi İngilizce. Efendim o yıllarda internet de pek yaygın olmadığından, kütüphanelerin daimi müşterisi olduk mecburen.

Ziya Hoca’nın dersine hazırlanmak gerçekten çok yorardı. Dersi alan tek öğrenci ben olduğumdan her hafta sunu yapmak zorundaydım. Bir hafta olsun kaytarma hakkınız yok, idareten bir ödev hazırlama hakkınız yok, işi kötü yapma hakkınız hiç yok. İşimizi iyi yapalım, Ziya Hocaya mahcup olmayalım diye, bazen saatlerce, gecelerce kitapların, İngilizce metinlerin başından kalkamazdım. “Şöyle yarım saat bir boşluğum olsa da, hiçbir iş yapmasam, amaçsızca televizyon seyretsem.” diye hayıflandığım çok olmuştur.

Derslerin en yoğun olduğu zamanlarda eşimin de doğum zamanı yaklaşmış, hatta bir hafta geçmişti. Ertesi gün kontrole gidecektik beraber. O gün öğleden sonra üç gibi dersin başına oturdum. Hiç kalkmadan saati sabahın yedisi yapmışım. Ama ödev hâlâ bitmemişti. “Sen babamla gidiver doktora, ödevi yetiştiremedim.” dedim eşime, gittiler. Saat on bir gibi ödevi bitirmişken, bizimkiler de hastaneden telefon ettiler.

-Hemen gel, beni doğuma alıyorlar…!

Apar topar koştum hastaneye. Eşim büyük doğumun üçüncü katında, ben de pencere önlerindeyim. Bazen el kol işaretleriyle bazen bağırmaya yakın yüksek sesle konuşarak anlaşmaya çalışıyoruz, babalık telaşı işte. Doğum akşam altıdaymış. Ziya Hocanın dersi saat birde. Arada beş saat var daha. Derse gitmeyeyim diyorum ama, o gün gitmezsem, ertesi hafta da doğum izninden dolayı gidemem. İki haftalık sunu birikmiş olacak. Bir de gittiğim haftanın sunusunu ekleyin, etti üç sunu. “Bu iş nasıl olacak? Üç haftalık sunu ve Ziya Hoca…” diye büyük doğumun üçüncü katının önünde çok fena bir halde dolanıp dururken, eşim anlamış halimi:

-Sen derse gidiver, daha çok var nasıl olsa…

Aklım hastanede kalarak gittik derse, anlattık güzelcene. Hoca halimden şüphelenmiş olmalı:

-Sende bir hal var evlat bugün, dedi.

-Eşim hastanede hocam, birazdan doğuma alacaklar, onun telaşı vardır heralde…

-Eşin hastanedeyse niye ders yaptık biz, böyle zamanda ders olur mu evlat? Hemen hastaneye koşuver, senin şu anda orda olman lazımdı…

Öyle yaa, benim eşimin yanında olmam lazımdı… Ödev kâğıtlarını, çeviri yapraklarını ceketin ceplerine tıkıştırıp apar topar yetiştim doğuma. İlk evlâdımı kucağıma aldığımda ceketin cebinde şişkin vaziyette duran Kosta Rika’nın yüksek öğretim sistemlerine ait kâğıttan fotokopiler, oğlumun narin başına yastık vazifesi yapıyordu. “Sen Kosta Rika’nın nerde olduğunu biliyon mu Etemalim benim..!” demişim gülümseyerek…

Çok anlatırım bu anıyı; dinleyenlerin yüzünde tatlı bir tebessüm oluşuverir. “Yahu Mustafa, demek eşini doğumhanede bıraktın da Ziya Hocanın dersine gittin haa! Alemsin…” derler. İçlerinden bu sözlerin peşinden şen kahkahalar atanlar da olur. Eşim de her anlatışımda sanki ilk defa duyuyormuş gibi bir alâka gösterir: “Allah Allah! O gün neler olmuş meğer…”

İştee böyle… Ziya Hoca denince hep aklıma gelir bu anı. Ve anlatmaktan keyif aldığım ender anılardandır… İçinde mesajları olduğu içindir belkide keyif almamın nedeni: On yedi-on sekiz saat aralıksız ders çalışma rekoru (Bu türden örnekler ders çalışmak istemeyen haylaz çocuklara sahip ebeveynler ya da öğretmenler için kıymetli bir örnektir. ‘Ben var ya been’ diye başlarsınız söze, gerisi kendiliğinden gelir.), hocanızın gösterdiği anlayış ve tavsiye, yanınızda anlayışlı bir eşin olması, işe verilen önem ve ciddiyet, Dr. olduk ama kolay da olmadı yani, der gibi…

Lisans dersleri de bir başka geçerdi Ziya Hocanın. Farklıydı, ayrıydı; yani benim soyadım gibiydi. Nevi şahsına münhasır derler ya, tam da öyle işte… On yılların imbiğinden damlayanları karşıdakine aktarmanın heyecanından olsa gerek, yaptığı işe önem veren kişilerin ciddiyet hali içinde görürdük hep Ziya Hocayı. Ve o meşhur, eğitim yönetiminin memleketteki başlangıç kitabı: Okul Yönetiminde Yeni Yapı ve Davranış. O kalın kitap bizi ne kadar uğraştırdı bilseniz. “İyi bir kitap, hocasına ihtiyaç gösterten kitaptır.” diye bir not düşmüşüm bir kenarına. Kitabın sayfaları böylesi notların yüzlercesiyle doludur benim. Ne kadar doğru söylemişse, sayfaların bazılarında konuyu anlamamızı kolaylaştıracak çok fazla şey yazardım. Zaten çoğumuzun işi, Ziya Hoca anlatırken ya kitapta anlattığı, önemli gördüğümüz yerlerin altını çizmek ya da anlattıklarının arasında kitapta olmayan ve ağzından çıkanlardan yakalayabildiklerimizi hemen hızlıca paragrafların sağına soluna dipnot şeklinde eklemek olurdu. Kitapta yazanlarla bu eklediklerimizi birleştirir, anlama kapasitemizi genişletmeye çalışırdık. Azmi, inovasyonla bilemeye çalışmak gibi bir şey işte.

Yine böyle zamanların biriydi. Ziya Hoca her zamanki gibi temiz trendez takım elbisesi, kesinlikle taranmış saçları, o renkli ve keskin bakışları, başı öne eğik, gözleri pabuçlarının otuz santim ilerisine sabitlenmiş bir vaziyette, söylemeyi planladığı şeylerin disiplininin bozulmasından endişe eder gibi ağır ağır anlatırken gözleri bizden birine takılıvermiş. Çocuk telaşlı telaşlı kitabın bazı yerlerinin altını çizmekle meşgul. Hoca, ya öğrencinin ne yapmaya çalıştığını anlayamadığı için ya da ‘ders içinde bir ders vermenin tam da zamanı’ dediği için:

-Evlat, ne yapıyorsun sen böyle gayretli gayretli…? der.

N’apsın öğrenci, kaçırmamaya çalıştığı sözlerin sahibiyle karşı karşıya kalınca kekeleyerek cevap verir:

-Hocam, eee…, önemli yerlerin altını çiziyorum…

Belli ki ileride akademisyen olacak çocuk. Hoca böyle zamanlarda söylenmesi gerekenleri söylemek hususunda oldukça maharetli olduğunu gösteren bir edayla:

-Yaaaa, demek önemli yerlerin altını çiziyorsun!

-Evet hocam, yazılılara çalışırken kolaylık oluyor, böyle böyle yaparak altını çizince kendini belli ediyor önemli yerler.

-Hımmm…

Aslında ne diyeceği her zaman için hazırdır kafasında ama sınıfta herkesin pür dikkat kesilmesi, söyleyeceği sözün karışıklığa gitmemesi içindir bu düşünüyormuş gibi yapması. Böyle zamanlarda biz de sessizliğe bürünür, gereken alâkayı göstermeyen birkaç arkadaşımıza “Dinle bak şimdi, kaçırma burayı…”diyerek, alâka düzeylerini bir iki basamak yükseltirdik:

-Bak evlat..!

“Evlat!” diyerek başlamışsa söze, iki kat daha dikkat buyurmanız gerekirdi hocaya, hatta üç kat bile olabilir:

-Bak evlat, önemli yerlerini arıyorsan o kitabın, o iş öyle olmaz. Kitabı boya kovasına sok, beklet biraz, sonra da çıkart!

-… !

Kitabına ne kadar güveniyorsa Ziya Hoca, bunu söyledikten sonra kısa ama şen bir kahkaha atar. Çocuğa arkasını döner ve bir elinin başparmağı ceket yeleğine takılı vaziyette yarım bıraktığı ağır ve anlamlı yürüyüşüne kaldığı yerden devam ederek:

-O kitapta önemsiz yer bulamazsın evladım, der.

Hakkaten öyle değil midir, eğitim yönetimiyle ilgili konuşacak ya da yazacaksak, Okul Yönetiminde Yeni Yapı ve Davranış ve Eğitim Yönetiminde Teori ve Uygulamayı tekrar tekrar okumak, incelemek durumunda kalmıyor muyuz? Ne kadar yeni, ne kadar değişik kaynaklara ulaşırsanız ulaşın; ya da, liderlik teorilerinin hangisinin daha makbul olduğuna karar vermeye çalışırsanız çalışın; ya da boş vaktinizde yeni bir liderlik modeli yaratmaya çalışırsanız çalışın, “Ziya Hoca bu konuda neler demişti acaba!” diye içimizde bir merak mutlaka oluyordur ve o kitaplara mutlaka tekrar başvuruyoruzdur zannımca. Yangından ilk önce kurtarılacak kitaplardan!

Bu iki kitap kolay yutulur lokmalar değillerdi ya da bize öyle gelirdi. Okurken ya da çalışırken çoğu zaman yanınızda bir danışman ihtiyacı göstertir insana. Okuduğunuzu tam olarak ne zaman anlayacağınız belli olmazdı, kafada ampul her an yanabilirdi, ya da hiç yanmazdı. O yüzden, ders sırasında hocanın anılarla, atasözleriyle, deyimlerle, günlük yaşamdan örneklerle yaptığı eklemeler, ampullerin yanmasına vesile olurdu. Derslerindeki sessiz sakin duruşumuzun çoğunu ben bu duruma bağlıyorum.

-Hocaamm, bu kitabı anlıyamıyoruzz, ne kadar zor yazmışsınız, derdik sızlanarak.

Öyle ya, liseden yeni çıkıp gelmişsin; beyin daha ergenlik kalıntılarını üzerinden atamadan Ziya Hocanın dersiyle ve adını bile çoğu zaman tam ve doğru söyleyemediğimiz ya da söylemeye üşendiğimiz Okul Yönetiminde Yeni Yapı ve Davranış kitabıyla karşılaşıyorsun: Kavramlar, teoriler, sistemlerin açığı kapalıları, ortada koşuşturup duran yüzlerce yabancı yazar, bir cümleye sığdırılmış sayfalarca bilgi… Şimdikiler gibi roman tarzında okuyup geçemiyorsun hemencecik. Travmatik bir durum anlıyacağınız. Hocanın kendisi de en az kitapları kadar var yani; dolu ve ağır. Daha doğrusu, hoca kendisini kitabına yansıtmış. Herhalde o yüzden, “Kitabı anlıyamıyoruz hocamm, dersteki eklemeleriniz, anılarınız olmasa, vallahi işimiz zor…” dediğimizde:

-İyi bir kitap, hocasına ihtiyaç gösterten kitaptır evlat, derdi.

Ve bunu söylerken yüzüne yayılan gülümseme, ancak bu işin duayenlerinin, öncülerinin yüzlerinde görebileceğiniz türden olsa gerek.

Anlattığı her konuyla ilgili bir anısı, güncel bir konuyla ilişkilendirmesi, konuyu daha da açıklayan bir atasözü ve deyimi mutlaka olurdu Ziya Hocanın. Hatta bu anlatışlar bazen dersin de önüne geçer, ya da Hoca onu öyle planlamıştır ki dersin bir uzantısıdır ve usta çırak atmosferi içinde böyle anların keyfine diyecek olmazdı. Bu türden derslerin size nasıl tesir ettiğini o an için anlayamazdınız. Ancak şimdi anlayabiliyorsunuz Ziya Hocanın ne demek olduğunu ve size neler kattığını. Bir işi yapabilme becerinizden öte, işin yapılışındaki arka plan becerilerini, tutumlarını etkiler böylesi insanlar ve bu beceri seviyesindeki insanlar her zaman çıkmaz karşınıza. Bu son cümleyi çok sevdim: “İşin yapılışındaki arka plan becerileri ve tutumları…” Ne demek olduğunu tam açıklayamam ama, sohbetimizin tam da bu kısmında ağzımdan dökülüvermişse, mutlaka önemli olmalı. Her halde eğitimci yetiştirmeyle alakalıdır, neyse…

Yönetici-uzman çekişmesi gibi bir kavramı kitaplardan okuyarak mantıklı bir çerçeveye oturtmak gerçekten zordur mesela. “Ne demek yönetici ve uzman çekişmesi? İkisi de devletin memuruysa ve esas olan, işi doğru yapmaksa ya da doğru işi yapmaksa, niye çekişsinler ki!” derdik biz içimizden. Saf Anadolu çocuğu işte: Parasız yatılı okumuşsun, devlete minnet borcun var diye düşünüyorsun ve eğitim uzmanı olarak yetiştiriliyorsun. Uzman olarak devletin eğitimini yönetmede, planlamada elinden geleni yapmak üzere format atılmışsın. Ama gel gör ki o iş öyle sanıldığı kadar kolay olmuyormuş. Hocanın alandan gelen, uygulamadan gelen deneyimlerini dinledikçe şaşkınlığımızı gizleyemezdik açıkçası:

-Uzmanlar, doğruların peşindedirler. Onlar, örgütlerde bütün beceriksizlikleri, skandalları, rezaletleri, rüşvetleri ortaya çıkarır. Bu yüzden yöneticiler uzmanlardan hoşlanmazlar. Rezalet ortaya çıkınca reddedilir; ispatlanınca havale edilir; hararet sönünce havale sahibi terfi ettirilir.

-Peki hocam, niye böyledir bu işler..?

-Evladım, ‘memurun sadakati önce devlete sonra amirine olmalıdır’. Bu politik bilinçliliktir. Sence niye böyle bu işler?

-…?

Doktora derslerinde bana bazen “Son Mohikan.” derdi.

-Evlat, sen benim son öğrencim olacaksın. Senle birlikte artık ders verme işini sonlandırmanın zamanı geldi. Yani sen Son Mohikan’sın. Bu iş buraya kadar…! derdi.

İçim sızlardı bunu söylediğinde. Üzülürdüm. Ama, bunun yanı sıra onun son öğrencisi olmak, küçücük de olsa buruk bir memnuniyet hali oluştururdu bende. Ziya Hocanın eğitim yönetimi alanında ne denli ayrı ve müstesna bir yerinin olduğunu biliyordum. Başta da dedim ya, aynı benim soyadım gibiydi. Ve artık ders anlatma aşaması bitmişti. Ancak, Ziya Hoca ve onun gibi hocalarımızın eğitim dünyamıza katkı sunmalarını sağlamanın başka yollarını bulmak durumundayız. Böylesi insanlar kolay yetişmiyor, o deneyimler kolay edinilmiyor. Bu kitabı (Prof. Dr. Ziya Bursalıoğlu’na Armağan Kitabı) o yüzden çok sevdim. Ancak, değer bilme derecemiz bununla sınırlı kalmamalıdır. Eğitim politikalarının konuşulduğu, tartışıldığı kurullarda, toplantılarda doğal, zorunlu, fahri üyeliklerle Ziya Hocalarımızın söyleyeceklerine çok fazla ihtiyacımız var. Herkes konuştuktan sonra, “Bir de Ziya Hocayı dinleyelim. Bakalım kendisi neler söyleyecek..” denilip, sözün onlara bırakılması gerekir. Ya da toplantı başkanı “Şimdi herkes sussun, Ziya Hocamızı dinleyeceğiz!” tarzında bir şey de söyleyebilir, illa şöyle olacak diye ısrar edecek değilim. Sonuçta, memleketin böylesi bir uygulamaya çok ihtiyacı olduğunu vurgulamaya çalışıyorum dilim döndüğünce...

Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde okumak (ki bu fakültede yirmi yıl öğrencilik yaparak rekor sahibi olduğumu tahmin ediyorum), bir şanstı benim için ve de gurur kaynağı. Bu fakültede böylesine bir hocanın son öğrencisi olmak, buruk da olsa sanırım ayrı bir keyif olmalı. Adının anıldığı ve daha çok kez anılacağı ortamlarda, eminim kendisinden hep güzel, zarif, övgü dolu, minnettarlık bildiren sözlerle bahsedilecektir. “Memlekete eğitim yönetimini getiren kişi”, “duayen”, “hocaların hocası” gibi sıfatlar, gönüllü bir mecburiyet şeklinde defalarca kullanılacaktır kendisi için. İzin verirseniz efendim, ben de “O’nun son öğrencisi bendim…” deyivereyim.

Selam ve saygılarım hep seninle olsun, memlekete eğitim yönetimini getiren, Duayen, Hocaların Hocası Prof. Dr. Ziya Bursalıoğlu Hocam…

Mustafa Ayral

Prof. Dr. Ziya Bursalıoğlu’na Armağan Kitabındaki yazının kısmen düzenlenmiş halidir (Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayını, No: 221, Ankara, 2016).

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    banner49
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    NAMAZ VAKİTLERİ
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    banner31
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    SPOR TOTO SÜPER LİG
    Tür seçiniz:
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV